Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Koşuyorsak bir sebebi var dostlar

İşler çığrından çıktığında, daha fazla birşey taşımayacağımı hissettiğim anlarda, bedenimde sinsi sinsi birikmiş enerji patlamaya hazır olduğunda vuruyorum kendimi sokaklara, gidiyorum dere tepe yollarda. Sanki dertler, sıkıntılar, yediğim haksızlıklar, kalbimi kıranlar, yemeye çalışıp da yutamadığım büyük lokmalar hepsi  peşimde, ama bir türlü bana yetişemiyorlarmış gibi. Öyle bir özgürlük, öyle bir özgüven, öyle bir mutluluk hissi ki, koşmadığım zamanlar bunu tarif edebilmem zor.  Koşmak için ne fazla bir ekipmana ihtiyacınız var, ne müthiş bir spor bilgisine, ne de aylık  spor salonu üyelik kartına. İnsan bedeninin kaldırabileceği en minimalist, ama bi o kadar da en kafa rahatlatıcı spor dalı zannımca. Koşarken hayatın aktığını iliklerime kadar hissediyorum. Hayat saniye saniye, hiç durmadan, hızlı hızlı akıyor ve benim tek yapabileceğim, onun içinden geçerek ilerlemek. Fazla durmadan, geriye bakmadan, bir önceki dakika için pişmanlık duymadan, bir sonraki adım i...

Nereye Kadar?

Perfect Sense diye bir film izledim önceki gün. İnsanlar duyularını kaybetmeye başlıyorlar. Hastalık gibi, ama bir virüs değil. Çaresi aranıyor, ama kaçış yok. Bir duygu yoğunluğu basıyor; ya hüngür hüngür ağlıyor, ya deli gibi seviniyor, ya da terelliler basıyor öfkeleniyor insanlar. Sonra bir duyularını kaybediyorlar. Önce koku terkediyor. Koklayamayan insanlarla doluyor dünya. Sonra hiç beklemedikleri bir anda tad alma duyularını kaybediyorlar. Sonra işitme.. Ve böyle gidiyor. Çok karanlık, çok iç burkucu. Fakat her seferinde ayağa kalkıp, hayatı devam ettiriyorlar. İnsan bu, sürekli yas tutamıyor. Tad alamasalar da restoranlara gitmekten vazgeçmiyorlar, eski adetler madem yok, yenilerini yaratalım diyorlar. İşaret dili öğreniyorlar, tad alaman yemek yapmaya başlıyorlar, hayata tutunuyorlar. Nereye kadar diyorsunuz, değil mi? Ben de aynısını soruyorum, nereye kadar? Sevdiğimiz şeyleri birbir elimizden aldılar, haklarımıza tecavüz ettiler, bir özür bile dilemediler. Önc...

Barselona a.k.a. "Sevnur, yarın yokmuşçasına eğleniyor bu insanlar!"

Biz Barselona’yı ziyaret ettiğimiz sırada sokaklar arası tasarım yarışması yapılıyordu. Sokakların sakinleri belirledikleri temalara göre sokaklarını müthiş bir şekilde tasarlamışlar. Jurassic Park’tan Venedik Sefası’na kadar çeşit çeşit sokak gezdik. Bu insanların yaratıcılıklarına, eğlence anlayışlarına, hayatı hafif ti’ye alışlarına hayran kaldık.  Yarışmanın son gecesini yakaladığımız için, partiye katılma şansını da elde ettik. Parti ki ne parti, her sokakta ayrı canlı müzik, ayrı eğlence, hem de günlerden Perşembe. Ülkeyi saran ekonomik krizmiş, sıcakmış, işmiş, işsizlikmiş dinlemeden her sokakta bir dans, her sokakta bir eğlence.  Bizi orada ağırlayan ev sahibimiz Amerika’lı Derek’e göre bu şehirde eğlence o kadar üst safhada ki insanlar ekonomik kriz olduğunun farkında bile değiller. Bugün dünyanın son günüymüşçesine eğleniyor bu insanlar.   Barselona denince artık aklıma hep yaz modu, parmak arası terlikler, sokaklarda dilediği gibi giyinip süslenen dolaş...

Ağaç ve şiddet yazısı

Diren Gezi. Diren ki yarınlara umutla bakabilelim. “Yaşasın, ülkemizde ucundan da olsa demokrasi varmış” diyebilelim. Son günlerde yaşanan olaylar hepimizi sarstı. Suratımızın ortasına yediğimiz tokatların haddi hesabı yoktu zaten, bir de üstüne biber gazı eklendi. Türkiye’de olamayanlarımızın içi eridi, sinirleri yıprandı, yumrukları sıkıldı. Çığlıklarımızı Twitter’da, Facebook’ta, yazılarla, paylaşımlarla attık. Yetmedi, dayanamadık yaşadığımız şehrin sokaklarına çıktık, bağırdık. “Dayan Gezi, ne olur, dayan” dedik. “Çünkü Türkiye’de değil, yurtdışında da yaşasak, iş güç aile her şeyi buraya da taşısak, senin o sanata, bilime, söz söyleyene, fikir sahibi olana saygı göstermez, kıymet bilmez tavrından bıkmış da olsak kalbimizin bir parçası hala o topraklarda” dedik. Kim ister ki bizi doğuran, büyüten şehirler  yasaklarla, çatık kaşlarla, “hayır bu kanalı izleyeceğiz, çünkü ben öyle istiyorum” diyen babalarla dolsun? Doğan Cüceloğlu’nun sık sık kitaplarında bahsettiği gibi ...

Serzenişler I

1.1. Zor dostlarım zor. Bir taraftan “akıntıya karşı kürek çekmeyeceksin, her şeyi kabulleneceksin, suyla beraber yüzeceksin”, diğer taraftan “sana verilenlerle yetinmeyeceksin, bazen dikine gideceksin, savaşacaksın, elde edeceksin” diyor bana bu dünya. “Aşk en değerli şey, çok sev, muhabbet et, uğruna her şeyi feda et” diyor önce, sonra aralara dağlar, bayırlar, okyanuslar sokuyor, hadi bakalım, kim artık işin içinden sağ çıkabilirse. Hafif hafif dalga geçiyor, içimdeki duyguları alıyor, ince ince soyuyor, yumuşak yumuşak karıştırıyor, tane tane önüme diziyor, “ayıkla hadi pirincin taşını” diyor. “Kafan karışsa da, dilin tutulsa da, miden bulansa da, çıkarı yok, yürüyeceksin bu yollarda” diyor. “Biraz daha ipucu ver” diyorum, “bilim var, sanat var, felsefe var, sen varsın, beni uğraştırma” diyor. Zor dostlarım zor. 1.2. Dedim ki sevgili E., neden zorundayız sevmeye, sevilmeye, sonunda evlenmeye? Neden her şey iki kişilik? Ne ara yalnız olmak, başarısızlık ölçütü oldu biz düny...

Zagreb, Aralık 2012

Genelde blog’umda gezip gördüğüm yerlerle ilgili olumlu şeyler yazarım, belki seyahat ederken pozitif bir ruh halinde olduğumdandır, belki de acımasız birşey yazmaya elim varmadığındandır; bilmiyorum. Ama herkese pekiyi veren her öğretmen gibi, içlerinden kimilerine yıldızlı pekiyi verme hakkını hala elimde bulunduruyorum. 2 yıl önce bana, “Avrupa’nın çeşitli şehirlerini gezeceksin, bil bakalım en çok hangisini seveceksin” deselerdi, inanın cevaplardan birinin Zagreb olacağı aklıma gelmezdi. 5 günlük kısa seyatime rağmen, o kadar ısındım ki bu şehre, şimdiden tekrar gitmek istediğim yerler listesine ekledim. Neden? Bir kere şehirde bir huzur var. İnsanlar yardımseverler. Karşımıza her gün elimizde haritalarla bizi görüp ya da etrafa şaşkın şaşkın baktığımızı hissedip yardımımıza koşmak isteyen en az bir insan çıktı karşımıza. Tabi, alışık olmadığımız için en başta yadırgadık, kötü niyetlerden şüphelendik. Sonra yanıldığımıza kanaat getirdik. Birçok insan ingilizce konuşuyor. ...

30 yaşa erken mektup

Sevgili 30 yaş, Eğri oturalım doğru konuşalım. Vaktimiz azalıyor, kozlarımızı paylaşmak için önümüzde bir sene kaldı hepi topu. Gel biz seninle uslu uslu, yavaş yavaş pazarlığımıza başlayalım. Hem oturup üstünde düşünecek vakit olsun. - Kalan saçlarımı artık bana bırak. Ha yok onları ille alacaksan, çıkan göbeğimi  ve sivilcelerimi de götür lütfen beraberinde. -  Kafa karışıklıklarım ve yüz kırışıklarım senin olsun. Yerine bol bol yaratıcı fikirler getir bana. - Elimde biraz cesaret stoğu var, ama ileride daha deli işlere kalkışırım ederim, 'artık yaşlandım edemem' derim, sen iyisi mi bi parti de ondan bırak bana. - Gezgin olmaktan yorulmadım, yorulmam da. Sen yeterki her gittiğim yerde heyecanlanacak birşeyler bulan ruh halimi aman ha elimden alma. Onun yerine sürekli plan yapan, kaygılanan, zihni meşgul olan adamı verim sana. - 30 yaşın bilgeliğini ver de, aman ha hantallığını verme bana. - Biz insanlık anlaması, çözmesi zor bir tür olmuşuz, sen iyisi mi bo...